8 Aralık 2013 Pazar

The Istanbul Diaries.

Üniversite diye geldik papaz okulu çıktı mübarek. Arkadaşlarım her ay on gün tatil yaparken biz iki ayda dört gün tatili zor bulduk. Eee ben de tatili bulunca hemen fırsattan istifade İstanbul'a kaçtım. İstanbul'a kaçma nedenim tamamen arkadaşlarımı görmek ve de eğlenmek olduğu için yok iştir yok blogtur yok alışveriştir falan hepsini askıya aldım. Onlar için bir dahaki dört günümü harcamam gerekecek.  


İlk durağım Bebek'ti elbette. O civarda istikamet eden lise arkadaşım Irmak'ı görmeye Levent'e gittim. İlk önce elimde bavul ve çantayla Taksim'de güzel (!) bir yürüyüş yaptım. O kadar güzeldi ki en son hüngür hüngür İstiklal'in ortasında ağlayacaktım. İstanbul'da ulaşım her ne kadar sağlam olsa da bana çok komplike ve kalabalık geldiği için tabii ki yine kurtarıcım taksiciler oldu. Hayatımda hiç binmediğim kadar taksiye bindim şu dört günde yemin ediyorum. Hem İstanbul'da taksilerin çok daha ucuz olduğunu görmek beni bir hayli sevindirdi. Konumuza geri dönecek olursak dakika bir gol bir Bebek'te Ali Ağaoğlu'nu gördüm. Ardından da Türkiye'nin en güzel Starbucks'ı olarak bilinen Bebek Starbucks'ta bir latte yuvarladım. Sanırım İstanbul'a taşınacak olsam anca Levent valla yoksa hayatta gelmem.


Ertesi gün ise benim bir tanecik bebeğim bir tanecik papatyam Buğracığım ile Taksim'de buluştuk. Kendisi ODTÜ'lü olduğundan görüşmemiz çok ama çok zor oluyor. Kendisini saygı ve sevgiyle anıyorum. Bu sırada yine ellerimizde bavullarla Buğra ile harika bir İstiklal yürüyüşü yaptık. İstiklal o kadar uzun ki fenalık geçiresim geldi en son. Adını bilmediğim kilisenin önünde hönküre hönküre ağlayacaktım yeminle. Hemen ardından yemekte bir tanecik aşkım Ceren ve canım Berksu ile buluştuk. Evlerine doğru yol alırken yoldaki tüm Starbucksları saymaya karar verdim ama en son bıraktım. Sanırım, Starbucks'ın doğduğu yer Seattle'da bile bu kadar Starbucks yok.


Üçüncü günümüzde sabah Ceren ile güzel bir Kadıköy turu yaptık. Kendisi Kozyatağı'nda oturduğundan metro ile Kadıköy'e gittik. İzban'daki samimiyeti İstanbul'un kalabalık metrosunda bulamadım ne yalan söyleyeyim. Kadıköy gerçekten çok tatlış çok şirin çok minnoş ama sanırım benim tarzım değil. Ben kendimi daha çok Bağdat Caddesi'ne efendime söyleyeyim İstinye Park'a veyahut 4. Levent'e ait hissediyorum. Ceren'i arkadaşının doğum gününe postaladıktan sonra diğer aşklarım Öykü ve Kaan ile Kadıköy My Chef'te buluştuk. Öykü, Sabancı'da okuduğundan ben yarım saate gelir diye düşünmüştüm. Hatun trafik yüzünden iki saatte geldi.  Kaan ise İzmir'den geldiği için Sabiha Gökçen'den Kadıköy'e bir saatte falan anca geldi. Hayır yani bu ne saçma bir trafik ya. Dört günde allah canımı alsın iki yaş yaşlandım. Ben Karşıyaka'dan Balçova'ya bir buçuk saatte gidiyorum diye ağlıyordum ki Taksim'den Kadıköy'e tam tamına bir saat kırk beş dakikada gelince halime şükrettim. Neyse arkadaşlarımla hem özlem giderip hem de Kadıköy My Chef'te harika bir yemek yedik. On numara beş yıldızdı yani. Helal.


Tabii üç senedir çok yakın arkadaş olunca böyle kafayı yememek elde değil. Sıkıntıdan evde Aşk-ı Memnu fotoğrafları çektik. Çünkü işsiziz. Sabahtan Bağdat Caddesi'nde ismi Namlı olan ve kol gibi fiyatları olan saçma sapan bir kahvaltıcıyı aradığımızdan en son sinir krizi geçirip bu hale geldik. Çük kadar kahvaltıya yemin ederim kol kadar hesap ödedik ya haramoski zıkkımoski olsun inşallah. Tabii Bağdat Caddesi'nde nasıl kendi benliğimi bulduğumdan bahsetmeme gerek bile yok. Eğer İzmir'deki şu çakma cadde olmaya çalışan Gül Sokak biraz daha böyle göt gibi kalırsa ömür billah Alsancak'a adım atmam bak yemin verdim. Of ulan arkadaşlarımı ne kadar özlemişim ya şu an şu saçma sapan fotoğraflara bakarak bunu anlıyorum. Hepsi ayrı ayrı bebeğim ayrı ayrı canım.


Güneş batarken ardından tepelerin veda vakti geldi teletabilerin maalesef. O harika dört günü tabii ki bir eller havaya olmadan sonlandıramazdık. Taksim Mürekkep'e gidip bir güzel kurtlarımızı döktük. Yalnız mekan o kadar basık o kadar kalabalıktı ki benim beynim resmen üçüncü dakikada amıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde etrafta herkesin ayaküstü halvete girmesiyle bu işler için yaşlandığımı fark ettim. Hele ki tam arkadaki çiftin sırtıma dayanarak sevişmesi bardağı taşıran son damla oldu. O an düşündüm banka soymayı, ulu orta soyunmayı yani. Yok anam zaten İzmir'de de gece hayatını sevmezdim İstanbul'da hiç katlanamadım bunu anladım. Siz benim söylendiğime bakmayın harika bir dört gündü. Tabii bu sabah hangover olarak nerdeyse uçağı kaçırıyor olmam ve de iğrenç baş ağrılarıyla uçak zımbırtılarıyla uğraşmak da var işin ucunda. Ama olsun arada böyle kaçamaklar lazım. Pamela'dan nasihat alarak "İstanbul seni hapsetmiş eski bir banda kaydetmiş." diyerek evime dönmüş bulundum. İstanbul sen mi büyüksün ben mi klişesine cevabım TABİİ Kİ İSTANBUL. 

Saygılar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder